Diyanet İşleri
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
51. sure
27 Türkçe meal. Aralarındaki fark yorum farkıdır; hiçbiri tek doğru olarak sunulmaz. İngilizce çeviriler ayet sayfalarında.
Konu başlıkları platform derlemesidir; bir tefsirden alınmamıştır.
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Zâriyât suresi, 1. ayet. وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرْوًا
veẕẕâriyâti ẕervâ.
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Zâriyât suresi, 2. ayet. فَٱلْحَٰمِلَٰتِ وِقْرًا
felḥâmilâti viḳrâ.
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Zâriyât suresi, 3. ayet. فَٱلْجَٰرِيَٰتِ يُسْرًا
felcâriyâti yüsrâ.
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Zâriyât suresi, 4. ayet. فَٱلْمُقَسِّمَٰتِ أَمْرًا
felmüḳassimâti emrâ.
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Zâriyât suresi, 5. ayet. إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
innemâ tû`adûne leṣâdiḳ.
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Zâriyât suresi, 6. ayet. وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌ
veinne-ddîne levâḳi`.
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Zâriyât suresi, 7. ayet. وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ
vessemâi ẕâti-lḥubük.
(7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
Zâriyât suresi, 8. ayet. إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ
inneküm lefî ḳavlim muḫtelif.
(7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
Zâriyât suresi, 9. ayet. يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ
yü'fekü `anhü men üfik.
Ondan (Peygamber'den) çevrilen çevrilir.
Zâriyât suresi, 10. ayet. قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ
ḳutile-lḫarrâṣûn.
(10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve "Muhammed şairdir, delidir" diyen) yalancılar kahrolsun!
Zâriyât suresi, 11. ayet. ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ
elleẕîne hüm fî gamratin sâhûn.
(10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve "Muhammed şairdir, delidir" diyen) yalancılar kahrolsun!
Zâriyât suresi, 12. ayet. يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ
yes'elûne eyyâne yevmü-ddîn.
"Ceza günü ne zaman?" diye sorarlar.
Zâriyât suresi, 13. ayet. يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ
yevme hüm `ale-nnâri yüftenûn.
(13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): "Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."
Zâriyât suresi, 14. ayet. ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ
ẕûḳû fitneteküm. hâẕe-lleẕî küntüm bihî testa`cilûn.
(13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): "Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."
Zâriyât suresi, 15. ayet. إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍ وَعُيُونٍ
inne-lmütteḳîne fî cennâtiv ve`uyûn.
(15-16) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
Zâriyât suresi, 16. ayet. ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ
âḫiẕîne mâ âtâhüm rabbühüm. innehüm kânû ḳable ẕâlike muḥsinîn.
(15-16) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
Zâriyât suresi, 17. ayet. كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
kânû ḳalîlem mine-lleyli mâ yehce`ûn.
Geceleri pek az uyurlardı.
Zâriyât suresi, 18. ayet. وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
vebil'esḥâri hüm yestagfirûn.
Seherlerde bağışlama dilerlerdi.
Zâriyât suresi, 19. ayet. وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ
vefî emvâlihim ḥaḳḳul lissâili velmaḥrûm.
Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.
Zâriyât suresi, 20. ayet. وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ
vefi-l'arḍi âyâtül lilmûḳinîn.
(20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hala görmüyor musunuz?
Zâriyât suresi, 21. ayet. وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
vefî enfüsiküm. efelâ tübṣirûn.
(20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hala görmüyor musunuz?
Zâriyât suresi, 22. ayet. وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
vefi-ssemâi rizḳuküm vemâ tû`adûn.
Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.
Zâriyât suresi, 23. ayet. فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ
feverabbi-ssemâi vel'arḍi innehû leḥaḳḳum miŝle mâ enneküm tenṭiḳûn.
Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va'dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Zâriyât suresi, 24. ayet. هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ
hel etâke ḥadîŝü ḍayfi ibrâhîme-lmükramîn.
(Ey Muhammed!) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Zâriyât suresi, 25. ayet. إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَٰمًا قَالَ سَلَٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ
iẕ deḫalû `aleyhi feḳâlû selâmâ. ḳâle selâm. ḳavmüm münkerûn.
Hani onlar, İbrahim'in yanına varmışlar ve "Selam olsun sana!" demişlerdi. O da "Size de selam olsun." demiş, "Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler" (diye düşünmüştü).
Zâriyât suresi, 26. ayet. فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ
ferâga ilâ ehlihî fecâe bi`iclin semîn.
Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi.
Zâriyât suresi, 27. ayet. فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
feḳarrabehû ileyhim ḳâle elâ te'külûn.
Onu önlerine koydu. "Yemez misiniz?" dedi.
Zâriyât suresi, 28. ayet. فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا۟ لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمٍ
feevcese minhüm ḫîfeh. ḳâlû lâ teḫaf. vebeşşerûhü bigulâmin `alîm.
(Yemediklerini görünce) onlardan İbrahim'in içine bir korku düştü. Onlar, "korkma" dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler.
Zâriyât suresi, 29. ayet. فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
feaḳbeleti-mraetühû fî ṣarratin feṣakket vechehâ veḳâlet `acûzün `aḳîm.
Bunun üzerine karısı bir çığlık kopararak yönelip elini yüzüne vurdu. "Ben kısır bir kocakarıyım (nasıl çocuğum olabilir?)" dedi.
Zâriyât suresi, 30. ayet. قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ
ḳâlû keẕâliki ḳâle rabbük. innehû hüve-lḥakîmü-l`alîm.
Onlar dediler ki: "Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir."
Buradan itibaren cüz 27
Zâriyât suresi, 31. ayet — tek başına açZâriyât suresi, 31. ayet. قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ
ḳâle femâ ḫaṭbüküm eyyühe-lmürselûn.
İbrahim, onlara: "O halde asıl işiniz nedir ey elçiler?" dedi.
Zâriyât suresi, 32. ayet. قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ
ḳâlû innâ ürsilnâ ilâ ḳavmim mücrimîn.
(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
Zâriyât suresi, 33. ayet. لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ
linürsile `aleyhim ḥicâratem min ṭîn.
(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
Zâriyât suresi, 34. ayet. مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
müsevvemeten `inde rabbike lilmüsrifîn.
(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
Zâriyât suresi, 35. ayet. فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ
feaḫracnâ men kâne fîhâ mine-lmü'minîn.
Orada (Lut'un yöresinde) bulunan mü'minleri çıkardık.
Zâriyât suresi, 36. ayet. فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ
femâ vecednâ fîhâ gayra beytim mine-lmüslimîn.
Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.
Zâriyât suresi, 37. ayet. وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ
veteraknâ fîhâ âyetel lilleẕîne yeḫâfûne-l`aẕâbe-l'elîm.
Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
Zâriyât suresi, 38. ayet. وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَٰنٍ مُّبِينٍ
vefî mûsâ iẕ erselnâhü ilâ fir`avne bisülṭânim mübîn.
Musa kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu açık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
Zâriyât suresi, 39. ayet. فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
fetevellâ biruknihî veḳâle sâḥirun ev mecnûn.
O ise kuvvetine güvenerek yüz çevirdi ve "Bu bir büyücü veya delidir" dedi.
Zâriyât suresi, 40. ayet. فَأَخَذْنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
feeḫaẕnâhü vecünûdehû fenebeẕnâhüm fi-lyemmi vehüve mülîm.
Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.
Zâriyât suresi, 41. ayet. وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ
vefî `âdin iẕ erselnâ `aleyhimü-rrîḥa-l`aḳîm.
Ad kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine köklerini kesen rüzgarı göndermiştik.
Zâriyât suresi, 42. ayet. مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ
mâ teẕeru min şey'in etet `aleyhi illâ ce`alethü kelramîm.
Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
Zâriyât suresi, 43. ayet. وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ
vefî ŝemûde iẕ ḳîle lehüm temette`û ḥattâ ḥîn.
Semud kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, "Bir süreye kadar faydalanın bakalım" denmişti.
Zâriyât suresi, 44. ayet. فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ
fe`atev `an emri rabbihim feeḫaẕethümu-ṣṣâ`iḳatü vehüm yenżurûn.
Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.
Zâriyât suresi, 45. ayet. فَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ
feme-steṭâ`û min ḳiyâmiv vemâ kânû münteṣirîn.
Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler.
Zâriyât suresi, 46. ayet. وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَٰسِقِينَ
veḳavme nûḥim min ḳabl. innehüm kânû ḳavmen fâsiḳîn.
Bunlardan önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar fasık bir toplum idiler.
Zâriyât suresi, 47. ayet. وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
vessemâe beneynâhâ bieydiv veinnâ lemûsi`ûn.
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.
Zâriyât suresi, 48. ayet. وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَٰهِدُونَ
vel'arḍa feraşnâhâ feni`me-lmâhidûn.
Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.
Zâriyât suresi, 49. ayet. وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
vemin külli şey'in ḫalaḳnâ zevceyni le`alleküm teẕekkerûn.
Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
Zâriyât suresi, 50. ayet. فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
fefirrû ile-llâh. innî leküm minhü neẕîrum mübîn.
O halde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
Zâriyât suresi, 51. ayet. وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
velâ tec`alû me`a-llâhi ilâhen âḫar. innî leküm minhü neẕîrum mübîn.
Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
Zâriyât suresi, 52. ayet. كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
keẕâlike mâ ete-lleẕîne min ḳablihim mir rasûlin illâ ḳâlû sâḥirun ev mecnûn.
İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, "O bir büyücüdür" yahut "bir delidir" demiş olmasınlar.
Zâriyât suresi, 53. ayet. أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
etevâṣav bih. bel hüm ḳavmün ṭâgûn.
Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.
Zâriyât suresi, 54. ayet. فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ
fetevelle `anhüm femâ ente bimelûm.
Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin.
Zâriyât suresi, 55. ayet. وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ
veẕekkir feinne-ẕẕikrâ tenfe`u-lmü'minîn.
Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.
Zâriyât suresi, 56. ayet. وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
vemâ ḫalaḳtü-lcinne vel'inse illâ liya`büdûn.
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Zâriyât suresi, 57. ayet. مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ
mâ ürîdü minhüm mir rizḳiv vemâ ürîdü ey yuṭ`imûn.
Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.
Zâriyât suresi, 58. ayet. إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ
inne-llâhe hüve-rrazzâḳu ẕü-lḳuvveti-lmetîn.
Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.
Zâriyât suresi, 59. ayet. فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
feinne lilleẕîne żalemû ẕenûbem miŝle ẕenûbi aṣḥâbihim felâ yesta`cilûn.
Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler.
Zâriyât suresi, 60. ayet. فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ
feveylül lilleẕîne keferû miy yevmihimü-lleẕî yû`adûn.
Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkar edenlerin haline!